Neolitik Devrim Kadının Toplumsallık Devrimidir – III

0

Yaşamın Kaynağı Bereketli Kadın

Üretileni kullanmak, saklamak için taştan, kilden çanak, çömleklerin yapıldığı, taştan aletlerin geliştirildiği, yerleşik yaşam yeri olan köyleri tanımlayan analık kültürünün sembollerinin yaratıldığı, tapınakların yapıldığı, zihinsel üretimin maddi üretimle iç içe birbirini doğurarak geliştiği bir altın çağ yaşanmaktadır. Öcalan bu dönemi şöyle şiirsel bir dille anlatıyor; “Gıdanın temelinde ne var? Emek var, ana emeği var. Yaratıcısı, buluşçusu, yetiştiricisi odur. Kim bilir, ilk başaklarını derlediğinde nasıl sevinmiştir! Nasıl sevinmesin ki? İnsanlık yalnız onunla neslini sürdürmektedir. Bundan daha değerli iş, eylem olur mu? Savaşların, işkencelerin burada işi olur mu? O sadece üretme ile uğraşıyor, onu tanıyor; insanlığı onunla sürdürüyor. İnsanlığı da böyle anlıyor. Ananın insanlığı, kadının insanlığı bu anlama geliyor. Bu, kutsal insanlık anlamına da gelen bir insanlık anlayışıdır. Sümerler doğru değerlendiriyorlar. Gıdanın elde edilmesinde kullanılan en önemli araçlar da kutsal sayılıyor. Çapa, saban, balta, öküz, boğa ve uzanıp giden listeye kutsallık atfediliyor. Hepsinin birer tanrısı bile var. Tüm gıdalar ve gıdaları elde etmeye yarayan toprağın, havanın, yağmurun, güneşin, rüzgarın, ağların, hayvanların kendileri ya tanrılaştırılıyor ya da bir tanrıyla temsil ediliyor.”

Yukarı Mezopotamya topraklarında Toros-Zagros iç eteklerinde gerçekleşen Neolitik Köy Devrimi’nin tarihi MÖ 12-10 binlere kadar dayanmaktadır. En gelişkin dönemini MÖ 6 binlerde bugünkü Rojava Kürdistan’ı topraklarında bulunan Tel Xalaf’ta yaşayan birinci kadın devrimi, Altın Hilal veya Verimli Hilal olarak da adlandırılan bu topraklarda gerçekleşmiştir. Anaerkil toplum olarak tarihe damgasını vuran on bin yıllık dönemin toplumsal hafızada oluşturduğu yeri düşünmek bile, heyecanlanmaya, gerçek güç kaynağına dönmeye yetiyor. Tarihin en uzun, en görkemli, insanı insan yapan dönemini anasoylu bir toplumun ürünü olarak düşünmek, beş bin yıllık egemen erkek dünyasının yarattığı bütün kavram, kuram ve kurumlara başkaldırmaya yeter. Ancak tarihin yazıyla başlatılması gibi bir handikap, mutlaka deneyli, somut verilere dayandırılması gibi pozitif bilim hastalığı yüzünden, iğneyle kuyu kazar gibi toprağın derinlerinden çıkarılan arkeolojik bulgulara göz dikerek kendini kanıtlama sorunuyla karşı karşıya olan gerçek tarih yazıcısı bir toplum gerçeğiyle karşı karşıyayız. Tıpkı on binlerce yıllık tarihi olan Kürtlerin bugün varlığını kanıtlama zorunluluğuyla karşı karşıya kalması gibi, neolitik toplum-ana soylu toplumun da yaşanmışlığını kanıtlama zorunluluğu egemen sistem ve zihniyeti tarafından dayatılmaktadır. Hatta varlığı tartışma konusu yapılarak şüphe yaratılmak, binlerce yıllık gerçek, yaşanmışlık, toplumsallık ve özgürlük zamanı karartılmak istenmektedir. Yirminci yüzyılın ikinci yarısından sonra, birçok arkeolojik kazı ve bulgunun yorumlanması, okunmasına rağmen en önemli kanıt olarak, Sümer yazıtları ve tabletlerine dayanma geçerliliğini koruyor. Bu muğlaklığı gideren yeterince veri var; kadınların dillerinde bitmeyen söylenceler olarak yaşamakta, kadın yüreği ve bedeninde varlığını sürdürmekte, toplumsal bir gen olarak taşınmaktadır. Yaşam enerjisi tükenmeyen kadının, yeni yaşamları yaratmaya yetecek gücü, deneyimi ve birikimi olduğu, kendi tarihinin izini sürmesiyle kanıtlanmaktadır.

Bereket sembolü kadın tanrıçaların üretimi sembolize eden kutsal bedenleri; küçük, ama capcanlı tanrıça heykelciklerinin neredeyse her tümsek kazısının, o eski köy devrimlerinin yaşandığı yerlerin sembolü olarak üzerine örtülen ölü toprağı silkercesine gün yüzüne çıkması bereketli hilalin ay kadar, güneş kadar gerçek olduğunu gösteriyor. Yaşamın doğayla uyumlu, özgürce yaşanabildiğinin, toplumsallaşmanın ortak yaşam ve üretim ekseninde şekillendiğinin, ana-kadın kültürünün tüm yaratımların kaynağı olduğunun ve bugünün çocuklarının doğurucusu analık kültürünün kanıtlanmaya ihtiyacı yok. Sahiplenme, yaşama ve yaşatma mücadelesini süreklileştirme ihtiyacı var. Aynı eserinde ana kadını tanımlayan Mies, “Onlar, kendi öz bedenlerinin ya da toprağın sahibi değil, ‘üremek ve üretmek’ için bedenleriyle ve toprakla işbirliği yapan öznelerdir. Yeni yaşamın üreticileri olurken, maddi yaşamın ilk üreticileri ve ilk üretken ekonominin yaratıcıları da olurlar. Bu başından beri toplumsal üretimin ve toplumsal ilişkilerin, yani toplumun ve tarihin yaratılmasını beraberine getirir” belirlemesiyle kadın dünyasının toplum dünyası, toplum dünyasının da kadın dünyası ile özdeş olduğuna, tarih yazıcılığına gönderme yapmaktadır.

Anaerkil tarihin giderek izlerinin silinmek istendiği Sümerler’de; ataerkil topluma geçişin kavramsal, kuramsal, kurumsal bütün verilerinin oluştuğu ve devletli sistemin kurumlaşmaya başladığı bir dönemde bile, Tanrıça İnanna tarafından ana tanrıça kültürünü yaşatmanın ölümüne mücadelesi verilmektedir. Yerleşik yaşam, üretim ve birinci kadın devriminin ürünü 104 Me olarak sembolize edilen yasalarını Kurnaz Tanrı Enki’ye kaptırmamak için, bütün kötülük tanrılarıyla savaşa girmiştir. İyiliği, güzelliği, doğruluğu, özgürlüğü, yaşamı temsil eden kadın ve toplum değerlerini korumaya kilitlenmiştir. Kadın yaratımları o kadar etkilidir ki; ataerkilliğe geçiş ve savaş döneminin, her türlü kurnazlık, kirlilik, entrika ve komplonun geliştiği iktidar döneminin inkar edemediği bir kadın temsili vardır. Tabletlerde geçen Sümer mitoloji anlatımlarında, ana toplumunun sembolü Tanrıça Star’ın Sümer zamanındaki devamı olan İnanna, tabletlerde “toplumun süsü, Sümer’in neşesi, bereketi yöneten” olarak tanımlanmaktadır. Ana kadın, toplumu güzelleştiren, sevgi ve neşe kaynağı olmaya devam etmektedir. Me’lerin kraliçesi olarak tanımlanmaktadır. Tanrı ve tanrıçalar savaşımının kıyasıya mücadele içinde olduğu bir dönemde Aşk ve Savaş Tanrıçası İnanna, Sümerli şairlerce“tanrılar serçe, tanrıça şahin” olarak tanımlanmakta ve şöyle anlatılmaktadır:

Büyük yenilginin hemen öncesinde yaşanan gerçeklik budur. İki bin yıllık kurnazlık savaşının ardından, sevginin, aşkın, toplumsallığın yarattığı bütün güzelliklerin kaynağı ana-kadın toplumu, kendi yaratımlarından da yararlanarak kurumlaşan ataerkil uygarlık güçleri tarafından hapsedilmiş, boğulmak ve yok edilmek istenmiştir.
Bu direnişin kaynağı toplumsal gerçekliği anlatmak, bugünden bakan, özgürlüğü, toplumsallığı, güzelliği çalınmış ve yeniden toplumsallaşma, özgürleşme ve güzelleşme mücadelesi içinde olan biz kadınlar için zor, ama bir o kadar da anlamlı. Tarif etmek, tanımlamak, sadece ulaşılan bilgiler ekseninde yorumlamak yetmeyecek. Bir tanrıçanın duruşundan, bakışından, asaletinden, hüznünden anlamlar çıkarmak; bereketinin, kutsallığının büyüsüne kapılmak, coşmak; acısına hüzünlenmek, ama hep güç almak, tanrıçaların yolunda yürümek, ama hep yürümek anlamına gelecek.

Anlatılan kadar anlatılamayanın olduğunu bilmek, zihniyetimizin özgürleşme düzeyiyle yeniden yeniden analık tarihine dalmak, bir bitkinin yetiştirilişini bir çocuğun yetiştirilişi kadar anlamlı, önemli görmek, “bir atın gözündeki anlam”dan süzülen hissiyata ulaşmak, binlerce kez parçalanmış beynimiz, yüreğimiz ve bedenimizle, her konuda ve düzeyde tamlığı ifade eden kadın-insan gerçeğini tasavvur etmek zorluyor insanı. Sınırlı da olsa ulaştığımız toplumsallık düzeyi, bu gerçeğin peşini bırakmamanın tek yaşam gerekçesi olduğu hissini uyandırıyor özgürlükten yana yüreği çarpan biz tanrıça torunları, kızları olmaya aday olan, olmak isteyen kadınlara. Bu gerçeği kavradıkça, büyülü gücüne kapılıp kendini tanrıçalaştıran Zilan’lar, Sema’lar oldukça bütün ürkekliğimizi, parçalılığımızı, yarımlığımızı aşarak bu yolda ilerlemenin bizi biz yapacağına şüphemiz olmadığından tüm enerjimizi biriktirerek, nefesimizi tutarak ilerleyeceğiz kesin.

Özgürleşmiş değil, özgürlüğe susamış; toplumsallaşmış değil, toplumsallığa susamış kadın gözüyle bakarak mütevazı bir çaba ile Bereketli Hilal Çağı ana-kadın yaratımlarının temel dayanakları ve 104 Me’yi anlamaya ihtiyacımız var. Arkasına son 6 bin yıllık toplumsallaşma serüvenini alarak gerçekleşen bu büyük patlama, tıpkı evrenin oluşumu gibi, insan oluşumunun kök hücresini taşımaya devam ediyor. Yaşam ve üretimin birbirini tamamlaması ve yeniden üretmesi bu dönemin özünü oluşturmaktadır. Ev (yaşanılan yer anlamında) yasası da denilen ekonomi, neolitik köy ve köylerin üretim ve yaşam yasaları kadın emeğiyle gelişir. Emek ve tarımsal üretimle, giderek hayvan evcilleştirme ile kadın ve yanı başında çocukları, ilk toplumsal üretim birimlerini oluşturarak kutsal bir çalışma içinde, yaşama dair duygu ve düşünce yapısı şekillenir. Ürünün çoğalması ile beslenme sorunu kalmayan toplum, daha huzurlu, geleceğe güvenle bakan, birbiriyle uyum içinde, karşılıklı saygı ve sevgiyi pekiştirerek yaşamını sürdürür. Üreten ve emeğinin sonuçlarını kendisi örgütleyen; ne zaman, nasıl, hangi ihtiyaçlar çerçevesinde kullanacağına karar veren, birbiriyle paylaşan bir toplum yapısında, hırsızlık, kavga, öldürme, birbirine kurnazlık yapma, başkası hakkında kötü düşünme, kötü eylemlerde bulunma gelişmez. Çünkü ihtiyacını karşılayacak kolektif bir yaşam vardır. Birlikte üreten, birlikte tüketen, ihtiyacın fazlasını hangi amaç çerçevesinde kullanacağına birlikte karar veren bir toplumsallık vardır. Toplumsallığa katılım ölçüsü emek ölçüsüdür. Gücü oranında bir katılımla ortak bir yaşam inşa edilir. Çocuğun yeri ayrı, gençlerin yeri ayrı, yaşlıların yeri ayrı, kadın ve erkeğin yeri ayrı, ama tamamlayıcılık içinde bir uyum vardır.

Bilgi toplumun bilgisidir. Toplumun, yaşamın ihtiyaçlarını bilme, nasıl gidereceğini birlikte kafa yorma, sorunlarını ve nasıl çözeceğini bilme bilgisi ortaktır. Toplumsallığa zarar veren davranışlar, toplum dışı bırakma cezası en ağırı olmak biçiminde kabul görmez, yadırganır ve mutlaka eğitici bir yöntemle kazanma esas alınır. Sorun toplumsal olarak algılanır ve toplum olarak çözülür. Ana eksenli bir ahlaki şekillenme, adalet ve barış duygularının binlerce yıla yön verdiği bir toplumsallık vardır. Bugün “kadın barışçıldır, adaletlidir, şiddet-kavga-öldürme kadının işi değildir” tespitleri yapıldığında, kadınlarda bile tam inanmayan, “genellemeci tespitler” biçiminde bir karşı duruşun gelişebilmesi zihinlerde yaşanan erkek egemen çarpıtmayla bağlantılıdır. Özünde ise kadının doğası böyle şekillenmiştir. Yaşam kaynağıdır, doğanın en iyi öğrencisi ve dostudur. Kurduğu köyleri yeşildir. Birçok şeyi öğrendiği ormanı yanında taşımak istercesine, ağaçlandırmayı geliştiren, yeşille özdeşleşmiş, bir kadın ruhu, duygusu ve bilinci vardır. Doğaya zarar verme, canlıya zarar verme böyle bir ruhsal şekillenmeye uzak durumlardır. Bunun kadın tarihini irdeleyen kitaplarda, tabletlerde anlatımı vardır. Neolitik köylerde eşitliğin, özgürlüğün, barışçıl bir yaşamın sürdürüldüğü, yaşamsal bütünlüğün, insan beyni, bedeni ve yüreğinde yarattığı bütünlük, hakikat bütünlüğü olarak gelişkin bir toplumsallaşmadan bahsedebiliriz.

Hüsna Emek

Devam edecek…

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.