Her insan kendi hikâyesini başlatır

“Her insan kendi hikâyesini başlatır, ama kimse kendi hikâyesinin yazarı yahut üreticisi değildir. Ne var ki ancak bu hikâyeler sayesinde bir insan hayatının gerçek anlamı ortaya çıkar.”

0

Hannah Arendt (14 Ekim 1906 – 4 Aralık 1975), Almanya doğumlu Yahudi kökenli Amerikalı siyaset bilimcidir. Çoğu kişi tarafında felsefeci olarak da bilinmekle birlikte, kendisi felsefenin “bireyin kendisi”ne dair sorunlarla uğraştığını söyleyerek bu sıfatı reddetmiştir. Siyaset bilimci olarak tanımlanmayı istemesinin sebebi çalışmalarının “tekil olarak insana değil, dünyada yaşayan ve dünyayı kaplayan insanlığa” odaklanmış olmasıdır.

Arendt, 1906 yılının 14 Ekim’inde Hannover’de bir Yahudi mühendisin tek çoçuğu olarak dünyaya gelir. Berlin’de büyür. 18 yaşında Marburg’da Martin Heidegger’den felsefe eğitimi almaya başlar. Heidegger ile düşünsel ve tutkusal bir aşka tutulur. Bu süreçte düşünce dünyasını alabildiğince genişleyecektir.

Marburg ve Freiburg’da üniversite eğitimini tamamlar ve Heidelberg’e giderek Karl Jaspers’in yanında doktorasını tamamlar… Doktorasını tamamladığında henüz yirmi iki yaşındadır. 1924-1929 yılları arasında dönemin ünlü düşünürleri ile tanışır, eğitim alır, onları etkiler, onlardan etkilenir. Marburg’da Martin Heidegger ve Rudolf Bultmann’dan, Freiburg’da Edmund Husserl’den, Heidelberg’de Karl Jaspers’dan felsefe, ilahiyat ve Yunanca eğitimi görür.

TAM KADROLU İLK KADIN PROFESÖR

1933 yılında Hitler’in iktidara gelmesiyle Almanya’dan ayrılarak Fransa’ya geçer. Paris’e kaçmak zorunda kalan Arendt orada Walter Benjamin ile tanışıp onunla dost olur. Paris’te Yahudi göçmen hareketi içerisinde aktif olarak yer alır. Fransa’nın II. Dünya Savaşı sırasında Alman askeri kuvvetlerinin Fransa’nın bazı bölgelerini işgal etmesi sonucunda Yahudilerin toplama kamplarına gönderilmesinden ötürü Fransa’dan da kaçmak zorunda kalır.

1940 yılında Alman şair ve felsefeci Heinrich Blücher ile evlenir. 1941’de eşi ile birlikte ABD’ye gider, oraya yerleşir ve ABD vatandaşı olur. ABD’deki ilk yıllarında akademik bir iş bulmakta epey zorlanır. 1953’te Princeton’da Christian Gauss konferanslarına çağrılır. 1959’da tam kadrolu ilk kadın profesör olur. Böylece Arendt, California, Chicago, Columbia, Northwestern, Cornell gibi üniversitelerde verdiği derslerle seçkin bir akademik kariyere sahip olur.

“DEVLET EN GÜÇLÜ ŞİDDET ARAÇLARINI ELİNDE BULUNDURUR”

1975 yılında 69 yaşındayken öldüğünde New York’taki New School for Social Research’de felsefe profesörüydü. Hannah Arendt, gerek siyasi gerekse duygusal birikime sahip olup kendine özgü düşünce çizgisi içinde, şiddet, iktidar, devrim, totalitarizm, eşitlik-eşitsizlik, özgürlük, siyaset, felsefe, insan, eylem, düşünce, hakikat, ahlak, retorik, ideoloji, kültür, demokrasi, milliyetçilik, ırkçılık, devlet, parti, rejim, insan hakları, antisemitizm, emperyalizm, sanat, kamusal alan konuları üzerinde çalışmalar yapar.
Arendt özellikle de şiddet ve şiddetin kaynağı üzerinde durur. Şiddeti, sayılara ya da görüşlere değil, kullanılan araçlara dayandırır. Ona göre şiddet her zaman araçlara muhtaçtır ve içerisinde her zaman bir keyfilik unsuru taşımaktadır. Ve devlet de en güçlü şiddet araçlarını elinde bulunduran merkezi bir otoritedir. Arendt kimi zaman şiddetin gereksiz olmadığını ve onu bir insanlık durumu olarak gördüğünü açıklar: “Kimse meşru müdafaa amacıyla gerçekleştirildiğinde şiddeti sorgulamaz. Çünkü şiddet yalnızca açık değil, aynı zamanda mevcuttur ve aracı haklı kılan amaç hemen orada durmaktadır.” Ve ekler, “Bir Yahudi, Yahudi olarak şiddet görüyorsa kendini savunmalıdır.”

ÖZGÜRLÜK TARTIŞMASI

Arendt’in bütün dünyada tartışılmasını sağlayan gelişme ise Gestapo şefi Heydrich’in emri altında Yahudi sorununu çözmekle özel olarak görevlendirilen Adolf Eichmann’ın yargılandığı davada kaleme aldığı düşünceleridir. Arendt’in eserleri iktidar, politikanın özneleri, otorite ve totaliterlik ile ilgilidir. Çalışmalarının çoğunda eşitler arasındaki kolektif politik eylem ile eşanlamlı olan özgürlük kavramının doğrulanmasına odaklanmıştır

“Politikanın bittiği yerde özgürlük başlar” şeklindeki liberal varsayıma karşı çıkan Arendt, özgürlüğü kamusal ve birlikteliğe dair bir kavram olarak temellendirir, buna dair antik Yunan şehir devletleri, Amerikan kasabaları, Paris Komünü, 1960’lı yıllardaki toplumsal özgürlük hareketleri ve başka alanlardan örnekler sunar.

En önemli eserlerinden biri “İnsanlık Durumu” (1958) olup bu eserinde emek, iş ve eylem arasındaki farkları ve bu farkların yol açtığı önemli sonuçları kışkırtıcı şekilde ortaya koyar. Politik eylem teorisini bu eserinde iyice detaylandırır.
İlk büyük eseri olan “Totalitarizmin Kökenleri” isimli kitapta Komünizm ve Nazizmin kökenlerini ve bunlarla antisemitizm arasındaki bağlantıları incelemiştir. Bu kitabı epey tartışmaya yol açmıştır çünkü kimilerine göre bağdaştırılamayacak iki konuyu kıyaslamaya kalkışmıştır.,

Daha sonra Eichmann in Jerusalem isimli kitaba dönüşecek Eichmann davasını The New Yorker dergisinde anlatırken kötülüğün temel ve kökten bir şey mi yoksa basitçe insanların banalitesinin—sıradan insanların diğerlerinin emirlerine uyma ve eylemlerinin ya da eylemsizliklerinin sonuçlarını düşünmeksizin çoğunluk görüşüne itaat etmelerinin bir sonucu olup olmadığı sorusunu sormuştur. Son kitabı The Life of the Mind öldüğünde yarım kalmıştır ancak günümüzde mevcut hali ile hala okunmaktadır.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.