Analara sözümüz çiçeklerle bezeli bir ülke..

0

Zilan Diyar

Dalı ağaçtan, çiçeği topraktan, yağmuru buluttan, eti tırnaktan ayrı düşünebilir misiniz?  Kuşlar kanatları olmasa uçabilir mi?  İnsan kalbi olmasa yaşayabilir mi? Şu koca evrende her canlı kendi varlığını bir başkasına borçludur. Kendinden olan ve kendinden taşan bir bağdır bu. Sırrı evrende sadece bir toz zerreciği olan beşerde gizlidir. Evreni kendi varlığında özetlemek isteyen eşref-ül mahlukatta yani.  Bu sırrın taşıyıcısıdır işte onlar… Kendinde olanı, kendinden taşıran tanrısal bir güçtür nazarımda onlar. Gökyüzündeki yıldızları başlarına tac etsek de, bir çiçeği usulca eline tutuştursak da aynı tevazuyu gösterecek kadar karşılıksızdır sevgileri. Bilgedirler, çünkü evrendeki her devinimi kendi bedenleri içinde duymuşlardır. Kendinden olana sütünü ve soluğunu pay etmişlerdir. Sabırlıdırlar, uykusuz gecelerde, sıcacık öpüşleriyle avutmuşlardır. Canı yandığında kendinden olanın, evreni kalbine sığdırabilecek kadar büyülüdürler. Kucakladıklarında kendinden olanı, huzura benzeyen ve tüm hayatınız boyunca aradığınız bir koku siner üzerinize. Hayatınız boyunca o kokuyu aradığınızı fark edersiniz…

Analar, sırtımızı yasladığımız dağ

Gerçeklerden, acılardan, çirkin olandan koparıp yıldızlı bir göğe, berrak bir denize, sık bir ormana, bir dağın zirvesine taşıyan bir bağdır kendinden olanla kurdukları. Yanında çıplaksınızdır ama utanç duymazsınız, gözyaşı dökersiniz ama zayıf değilsinizdir, öfkelerinin bile sağaltıcı bir yanı vardır. Bir laf arasına sıkıştırdıkları henüz duymadığınız nasihatleri, en yaman çelişkilerinizi, en onulmaz acılarınızı, en derin çaresizlikleri yaşadığınızda zihninizin derinliklerinde saklandığı yerde gelir bulur. Sihirli bir iksir gibi beyninizde, yüreğinizde saklanan o sözleri artık salıverirsiniz dışarı. Hayatınızı onların sözleriyle inşa etiğinizi fark edersiniz.. Sitemleri vardır ama acıtmaz, bir diken gibi batmaz yüreğe. Yanlışlarınızı, suçlarınızı, pişmanlıklarınızı telafi edebilecek cesareti verecek olan; ne zaman çalsanız size açık olduğunu bildiğiniz bu kapıdır. Analar… Hayatımız boyunca sırtımızı yasladığımız bir dağ, sırlarımızı fısıldadığımız dibi görünmez bir kuyu, kirlerimizden arındıran bir su, yalnızlığımızı sağaltan bir orman.. Şimdi söyleyin bana bu bilgeliği, asaleti ve derinliği kim nasıl yok edebilir? Kim kanatlarını kırabilir kuşların, yağmuru buluttan, çiçeği topraktan, eti tırnaktan kim ayırabilir. Analarımızı kim incitebilir. Kim kafa tutabilir evrenin sırlarına, kim değiştirebilir evrenin döngüsünü. Analarımızın göğü delen haykırışlarını kim susturabilir, onlara bildiklerini kim unutturabilir?  Hangi muktedirin gücü yeter evrenin sırrını kendi bedenlerinde taşıyanları yenmeye?  Onlara yaşatılan acıların, verdikleri emeğin karşılığı neyle ödenir?

Secde ederek af dileyecekler

Bu sorulara suçlular, vicdanlarının kapılarına kilit vuranlar,  bağıra çağıra konuşanlar, izleyenler ve sessiz kalanlar cevap veremez. Aynada yüzlerine bakacak cesaretleri kalmayınca, uykularından kan ter içinde uyandıklarında ya da devlet kapısındaki vicdandan yoksun adalet değil, analık hukuğunun yarattığı adaletin önünde yargılandıklarında yani kaçacak delikleri olmadığında  gelip analarımızın kapılarını çalacaklar, önlerinde secde ederek af dileyecekler. Çünkü cevapları ancak evrenin sırrının taşıyıcısı verebilir. O zaman kara gözlü kuzusu Ceylan Önkol’un cenazesini eteklerine doldurup toplayan Saliha Önkol’un, bir bahar dalı gibi serpilip gelişen narin bedenini bir derin dondurucuya sığdırıp başında dualar ettiği Cemile Çağırga’nın anasının kapısını çalacaklar. Oğlu Agit İpek’in kemiklerini bir posta kutusunda alan Halise Anneye, barbarlarca yeniden tahrip edilmesin diye kızı Sevda Serinyel’in mezarında günlerce nöbet tutan Hakife anneye ve kim bilir belki banyo yaparken bile üzerine kapı kilitleyen kızı Ekin Wan’ın çıplak bedenini sokakta gören Delal anneye soracaklar. Çocuklarından geriye kalan bir boş mezarın başına çökenlere ve o mezara kavuşabilmek için yollar aşındıran, çalmadık kapı bırakmayan analara soracaklar. Bakmaya doyamadığı kızının bedenine saplanmış kurşunları kalbinden söküp atamayan Fidan Doğan’ın, Hevrin Xelef’ın annesine soracaklar. Cizre bodrumlarında küle dönmüş bedenlerde çocuklarına ait bir parça saç teli, bir koku arayan analara soracaklar.

Boyun eğenlerin utancı çoğalıyor

Adaletin terazisi çoktan kırıldı. Annelerin ahının altında kaldı adalet. Emine Şenyaşar’ın evlatlarının üzerini örten toprağın altında. Emine ana o toprağı kendi deyimiyle ‘kazıyarak’ adaleti ortaya çıkarmaya çalışıyor. Yoksa diyor ‘bu topraklardan giderim’. Bu toprakların adaletin, ahlakın ve insani değerlerin yurdu olduğunu biliyor. Kutsallığını lekelemek isteyenlerin karşısında dağ gibi duruyor, bu toprakları kirinden arındırmak istiyor.  Tek başına. Ama tüm anaların duaları onunla birlikte, öfkeleri ve beklentileri de… Evrenin sırrının taşıyıcılarını yaralayanların karşısında dimdik duruyor. O direndikçe sessiz kalanların, boyun eğenlerin utancı çoğalıyor. Zulüm sahipleri o günün yakınlaştığını hissediyor, korkuyor ve saldırganlaşıyorlar. Çok değil bir zaman sonra kaçacak delik bulamadıklarında şimdi karşılarında dağ gibi duran bu kadının kendilerini af etmeyeceklerini biliyorlar. Bu soruları ne soran ne de cevaplayanlar biz değiliz. Anaların sağaltıcı, onarıcı yüreği ve diri hafızası onlar için adil bir karar verecek… Bu hakikate biat ediyorum.

Başarılar, yaratımlar, değerler ve güzellikler çoğalmalı..

Peki ya biz? Bu bilgelik, asalet ve kutsallığa karşı bizim sözümüz ne olacak? Çocukları dağların yolunu tuttuktan sonra sevdiği yemeği bir daha pişirmeyerek, sevdikleri çiçekleri koklamayarak, siyahlara bürünerek kendisini hayatın tüm renklerinden alıkoyan analarımız. Çocukları öyle istedi diye onları toprağa gömerken bir damla gözyaşı dökmeyen, düğününü yapar gibi ellerini kınalayarak evrenin sonsuzluğuna uğurlayan analarımız. Onların yol arkadaşlarını kendi çocuğu belleyip, toplumsallığın formunu değiştiren analarımız.  Rüyalarımıza süzülerek bizi irkilerek uyandıran ve ölümle burun buruna geldiğimizde bizi koruyan o elin onlar olduğunu sonradan anladığımız. Zamanın ve mekanın sınırlarını aşan bir hissiyatla, evlatlarını yitirdiklerini bilen analarımız. Evrenle bağının koptuğunu damarlarına yürüyen acıdan anlayan analarımız..

Onlara söyleyecek bir sözümüz olmalı.

Sonuç ne olursa olsun onlar bizi tevazuyla karşılayacak ve kucak açacaklar. Ama bizim önümüzde tek bir yol var. Evlatlarının analarından önce gömüldüğü bu zaman diliminde ve bu topraklarda başarılar, yaratımlar, değerler ve güzellikler çoğalmalı.. Ama biz, ‘Çiçekler içinde bir ülke’ ile çalmalıyız kapılarını.  Evlatları gibi kokan çiçeklerle bezeli bir ülkeyle…

Kaynak: Newaya Jin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.